Anne Nerdesin?
Benim on beş yaşımda annem öldü; ben dönüp de akşam eve geldim. Hiçbir çocuk annesiz eve dönmemeli halbuki. İnsan on sekizinde büyümüyor muş; annesinin öldüğü o bir gecede büyüyormuş, birden, acıyla öğrendim.
Benim güzeller güzelimi beyaz çarşaflara sardılar, tahta tabuttan çıkarıp da yerin altına gömdüler. Oraya kadar belki öldüğünü düşünüyordum ama kefenin iki ucundan, başlı ayaklı iki adam tutunca, vücudu sanki ele geldi. O zaman hâlâ bir bedeni olduğunu, bizim o bedeni kaybettiğimizi anladım.
En ağrıma giden de üstüne toprak örtmek oldu. “Yapmayın, canı daralır” desem deli derler; ama demezsem de ben deliririm.
Ondan sonra hiçbir kahvaltı tam doyurmadı, hiçbir “biraz daha ye” ısrarı içime dokunmadı benim. Sofralar hep biraz aç kaldı, saçlarımın düğümü tam açılmadı, üniformaların ütüsü eksiksiz olmadı. Her şey yarım kaldı.
İlk âdetim yarım kaldı; kanamamla kalakaldım bir başıma. Yanlış bir şey yapmadığımı kimse söylemedi mesela. Karanlıkta el yordamıyla gider gibi buldum doğrusunu.
Mezuniyet sevincim yarım kaldı, işe alınmanın tebriği. İlk aşk, ilk hayal kırıklığı, ilk öpüşme eksik kaldı.
Evlilik yeminleri şahitsiz kaldı; memur kıysa da benim nezdimde geçersiz o nikâh, sen yoksun diye. İlk sevişmenin korkusu hep içimde kaldı, soramadım sana.
En çok da anne olmanın heyecanı yarım kaldı. Bundan sonra birini asla terk edip gitmemeye vereceğim gayretle, neden terk edildiğimin soruları cevapsız kaldı. Bir çocuğun bana ne kadar ihtiyacı varmışı görürken, insan on beş yaşında artık kendi kendine annesiz de idare edebilirmiş mi, gördüm. Kör oldum. İnsan keşke hiç kör olmasa ama annesi ölünce kör de oluyor.
Sahi, on beşimden beri tam göremezken ama kokunu da hâlâ yanı başımda hissederken, söylesene bana: Anne, neredesin?
Gelecek misin, yoksa ben hâlâ seni böyle kör kuyularda bekleyeyim mi?

🫂